neredenegezilir.com
Türkiye için gezi rehberi
Yediğiniz içtiğiniz size kalsın, gezdiğiniz gördüğünüzü anlatın!
Hoşgeldiniz!

ANASAYFA | HAKKIMIZDA | TAVSİYE ET | İLETİŞİM | BASINDA BİZ | İLGİNÇ ARAMALAR |


Türkiyem..

Nerede Ne Gezilir Nerede Ne Gezilir Nerede Ne Gezilir


Uyku-Vadisi-Mumcular-Bodrum-Bodrum-Mugla

Uyku Vadisi Mumcular Bodrum - Bodrum - Muğla

Ekleyen: Çoruh Demir
Ekleme Tarihi: 01.06.2007
Açıklama:

    Hakan aylar önce Bodrum’a geldiğinde keşfetmiş Uyku Vadisini, o zamanlar bahsetmişti ne denli güzel olduğunu, Ege ile Karadeniz karışımı bir ormanda yol aldığımı hissetim ilk an. Dağların arasında geniş sayılmayacak ama Karadeniz’e göre oldukça da geniş sayılacak düzlükleri sarmalayan dağların arasından, yeşille bütünleşerek yolumuza devam ederken, içime soluduğum her bahar zerreciği, neden sorusunu da aklıma yakınlaştırıyordu.

    Neden Uyku Vadisi adı? Mitolojinin neresinden, hangi efsaneden etkilenerek isim bulmuş acaba bu güzel kayın, çam, sedir ağaçlarının evliliğiyle, günlük ağaçlarının gülümsemesiyle dolu vadi. Mumcular-Kısırlar-Kuzyaka-Gökçeler-Uyku Vadisi Sessizliğin ve doğanın yoldaşlığında, içinden geçtiğimiz irili ufaklı köy ve mezraların sırdaşlığında, gizli merhabaların dinginliğinde, yirmizekiz kilometre inip çıktıktan sonra vardık yolun sonuyla birlikte Uyku Vadisine. Yolun son bulduğu noktada, kuvvetli bir hırlamanın ardından, gürler misali havlamayla irkilerek buluştuk Uyku Vadisinin kapısının hemen önündeki heyecanımızla. Heybetli sesinin yanında görüntüsünde heybetli olan, henüz bir yaşına varmış olmasına karışık seksen kiloyu devirmiş Kont karşıladı ilk anda bizi. Kangal Senbernan kırması dev yavrusu bir köpek. İçeriden koşturarak gelen çalışanlar, bir telle sabit ama geniş hareket kabiliyeti olan köpeği, yani Kont’u, daha az hareket alanı olacak şekilde bağladıktan sonra ancak girebildik tesise. İlk dikkatimi çeken, her yandan gelen su sesleriydi. En nihayetinde Bodrum yarımadasındaydık ve yılların susuz yarımadasına defalarca gelenler için en yabancı sestir, her yandan gelen şırıl şırıl akan su sesleri. Üstelik gördüğüm kadarıyla tamamı doğal derelerden gelen sesler. Yapay olan ise, karşımda duran ikiyüzyıllık değirmen. Bir de değirmene su taşıyan tesisatta açılmış dört delikten etrafı duvarla örülüp pencere boşlukları bırakılmış yarı kapalı alana akan su.

    Bizi ilk karşılayan tesisin sahibini oğluymuş. Kısa bir hoşbeşten sonra bisikletlerimizle birlikte içeri, çardağın altına attık kendimizi. Yol boyunca kovalayan bulutlar, Uyku Vadisine vardığımızda sarmalamışlardı bizi ve bıraktılar bereketlerini. Kısa bir dinlenmeden sonra, çadır için yer belirleme işini de halledip, neden Uyku Vadisi sorumun cevabını aramaya koyuldum. Bu yolculuk, hem cevabını öğrenmeme yardımcı olacak, hem de Uyku Vadisi hakkındaki diğer detayların ortaya çıkmasına ve benim de bunları hazmetmeme.

    Gökçeler köyünden Güllük körfezine süzülen dere, Borum Yarımadasında oniki ay gürüldeyerek akan tek su kaynağıymış. Osmanlı döneminde karışık bir yaşam profili çizen köyde, çoğunlukla Rum’lar başta olmak üzere, Osmanlının Müslüman toplumu da yaşamını sürdürmekteymiş. İkiyüz yıl kadar önce, dinmeyen ve her daim çağlayarak çevresini cennete dönüştüren Gökçeler Çayından faydalanmak için, değirmen yapılmaya karar verildiğinde, nimeti ezmek günahtır zihniyetindeki Müslüman grup yerine, değirmeni yapma ve işletme görevi Rum köylülerden birine kalmış. Rum köylüde tek şartla kabul etmiş. Şartı, arazinin tapusunun çıkarılması ve ona verilmesiymiş. Kabul görmüş ve Rum köylüde bugün hala aynen korunan haliyle değirmeni, o zamanlar muhtemelen olmayan, fakat bölgenin ismine konu olan ceviz ağacının hemen yanına kurmuş. Ve tabi halen işlevini eksiksiz yerine getirmeye devam eden bentlerini de. Tesisin tam karşısındaki tepede, o vakitler ihtişamlı bir kilise varmış, ondan esen rüzgârlar tesirini yitirmemiş olacak ki, kilise kalmamış olsa dahi, o tepe hala Kilise Tepesi olarak anılmaya devam ediyor. Tepede eğitim veren, günümüzde yerinde yeller esen bir de manastır varmış.

    Günümüzde bölge, Uyku Vadisi adıyla eko turizm alanında, geliştirilmekte olan temalı park projesi kapsamında koruma altına alınmıştır. Bölgenin bir diğer önemli görülmeye değer yanı, içinde gecelerin kontlarını yaşatan mağaraları. Bizim sivri akıllı turizm dâhilerimiz, mağaralara elektrik getirip, sergileme adına ışıklandırmaya çalışmışlar bir dönem mağaraları. Işıklandırmışlarda. Ne mi olmuş, gecenin kontları yollarını ayırmak üzereymiş ki bölgeyle ve evleri olan mağaralarla, akıllı ve bilinçli bir avuç insanın çabalarıyla ve mahkeme desteğiyle ışıkları söndürmüşler de, gecenin kontları vazgeçmiş yaşam alanlarını değiştirmekten ya da yok olmaktan kurtulmuşlar mı demeli? Rum köylüsünün ikiyüz yıl önce ortaya koyduğu şart, Rize Kalkandereli Ahmet Demirkaya’nın 1992 yılında iki milyar lira vererek burayı almasına neden olmuş. Oğluna sorduğum ilk soru, haliyle neden Uyku Vadisi ismi, oldu. Cevap beni hayal kırıklığına uğrattı, mitoloji ile değil, zengin Rum köylülerinin altınları ile ilgili olmasıydı kırıklığın nedeni. Hikâye şöyle: Osmanlı dönemimde bölgede çok zengin Rum köylüleri yaşarmış, bir gurup eşkıya bu zenginlikten nasiplerini almak için köye gelirler, ev ev dolaşıp, silah zoruyla Rum Köylülerini bir güzel soyarlar. Haliyle köylüler zabitlerden yardım ister, zabitlerde eşkıyaların peşine takılır. Kovalamaca birkaç gün sürer. Sonunda bir ceviz ağacının altında derin uykuya dalmış halde bulur zabitler bizim eşkıyaları. Bu ceviz ağacı, bizim değirmenin yanı başındaki, heybetini esirgemeyen ağaçmış. Böylelikle vadinin adı da Uyku Vadisi olmuş. Hikâye biraz kısır gelmişti bana. Belki de mitolojik bir hikâye beklerken, birkaç çapulcu eşkıyanın fazla kaçırdığı şarabında etkisiyle hikâyeleşmiş olmalarında sorun vardı. Ama anlatılan hikâye buydu ve Uyku Vadi ismini almıştı işte bölge.

    Oğlu, babasından, Ahmet Demirkaya’dan öylesine keyifle bahsediyordu ki, gözlerinin içinden babasına olan sevginin ve saygının ışınları her yana saçılıyordu. Merak etmiştim, kimdi bu adam? Sen kalk gel, 1992 yılında onca parayı bu araziye yatır, üstelik ailenin tamamının muhalefetine karşın. Dozerler ilk çalışmaya başladığında, köylüler;” lazın biri gelmiş, deli galiba, vadide bir şeyler yapıyor, iki aya kalmaz kaçar” diyor olmalarına karşın, onbeş yıldır bizim deli hala uğraşıyor. Etrafınıza baktığınızda, doğal figürlerin dışında, göze batan tek çıkıntı, yüzme havuzu. Onun dışındaki her şey, en ufak ayrıntısına kadar, doğal figürlerle tam bütünlük halinde, göze ve ruha en ufak rahatsız vermeyecek şekilde olgunlaştırılmış. Akan derenin üzerine ahşap köprüler, uyku çardakları kurulmuş, etrafta özgürce gezinen kazlar, ördekler ve tavşanlar var. Bizi ilk anda ağırlayan oğul, üç gündür çocuklarını görmediği için, Güllüğe gitmek zorunda olduğunu söyleyerek, Uyku Vadisinden ayrıldı. Ayrılırken babasının gelme ihtimalinin olduğunu ısrarla vurguladı. Bir saat kadar Hakan’la yemek masamızın başında, havadan sudan konuştuk, yağmur yağmaya devam ediyor, okşar misali toprakla her bütünleşmesinden sızan kokular burnuma sızdıkça, içimdeki hevesin ve yaşama şevkinin yükseldiğini hissediyor olmanın keyfiyle, konuşmuş olmak için konuşmaya devam ediyorduk. Dikkatimi beyaz, pamuk saçlı bir adam çekti, bütün personeli etrafına toplamış, babacan bir sertlikle, bugün dökülen bir parça betonla ilgili olduğunu sandığım sorular yöneltiyor. Evet bu O olmalı. 1992 yılında, bütün karşı çıkışlara direnerek tek tapu bulduğu bu yere bir çuval para sayıp alan adam. İkiyüz yıl önce, değirmen inşası için ön şart koşan Rum köylüsünün açtığı yol, tapu istek ısrarının sonucunda, Ahmet Amcaya yol açmış. Beş dakika kadar sonra masamıza yaklaştı, kendine özgü tavrıyla selamladıktan sonra, masanın başköşesine kuruldu. Oturmasıyla birlikte, mis gibi kokan bir tabak çilek ve bir tek rakı geldi masamıza. Ahmet Amca masaya kısaca göz gezdirdi ve bitmiş olan bira şişelerimizi görünce, bize de birer bira getirmelerini işaret etti. Böylece başlamış oldu sohbetimiz: Rize’nin Kalkandere’sinde doğmuş Ahmet Amca yetmiş sene önce. Onbeşli yaşlara kadar oralarda yaşamaya çalıştıktan sonra, bölgenin geleneğine uyararak göçmeye, İstanbul’un altın taşı toprağından nasiplenmeye karar kılmış. Olmayan para ve delik cepler yüzünden, kaçak atlamış bir yük gemisine. Niyeti yakalanmadan varmakmış İstanbul’a, ama uymamış evdeki hesap pazara. “Onbeş gün boyunca güverte temizlettiler bana” diye gülümseyerek anlatıyordu Ahmet Amca, hem geçmişi özlemenin efkârı, hem de yılların verdiği yorgunluğun yüküyle. En nihayetinde varmış İstanbul’a da koca güverteyi temizlemekten kurtulmuş. O dönemler İstanbul, Anadolu’dan göçen yüz binleri yoğurmakta, içine alıp hazmetmekte bugünkü kadar zorlanmazmış. Yapacak çok iş, özellikle alt ve üst yapı işi olunca, inşaat işi bir numara konumundaymış. Hal böyle olunca da, Ahmet Amca başlamış inşaatlarda amelelikle ekmek savaşına. Amelelik, kalfalık ve ustalık derken, bizim genç Ahmet olmuş müteahhit. Sarıyer mekânı, çimento, kum, demir yığınları arasında ki çalışma yaşamını, orada sınırlı kılmayıp, takılmış politika çengeline. Gel zaman, git zaman CHP Sarıyer ilçe başkanı ve delege oluvermiş. O meşhur kurultayda, İsmet Paşa’yı yıkan oylardan biri de Ahmet Amca’ya aitmiş. Sadece politikayla yetinmemiş, kendini de bir hayli geliştirmiş hani. Tarih, kültür, sanat ve edebiyat yönünü ilerletmek için okumuş, öğrenmiş, öğrendikçe aydınlanmış, fikirleri gelişmiş ve zamanın önüne geçme telaşından kurtulup, zamanla birlikte ve zamana rağmen kendince yaşamayı öğrenecek kadar eğitmiş ruhunu. Yıllar geçtikçe zenginleşmiş de. Ama belli bir zamanın ardından, kocaman dev halini alan İstanbul, içine alıp yok ettikçe ruhlarını, korkmaya başlamış Ahmet Amca’da İstanbul’dan ve emekli olma kararını, bu korkunun gölgesinde vermiş. Peki, ama hayattaki en büyük keyfi, çilingir sofrası muhabbetleri. Memleketi tutucu yer, olmaz öyle her akşam iki tek atmak oralarda. Ee, ne yapmalı o halde diye düşünürken, yolu Güllüğe düşünce küçük bir otel kiralayıvermiş, geçişin bahanesi olsun diye. Gel zaman git zaman aramaları sonuç vermiş. Köy köy gezme alışkanlığı politikacılık döneminden kaldığı için, köylüyle iletişim kurma sorunlarından uzak, varmış Gökçeler köyüne. Orada öğrenmiş şimdilerde Uyku Vadisi olan yeri ve iki yüz yıl önce, değirmen yaparım ama diye ön şart koyan Rum Köylüsünün sağladığı tapuyu da görünce, basmış parayı, almış tapuyu. Kralların diyarını seçtim: Evet, haklıydı Ahmet Amca, kralların diyarını seçmişti. Antik çağın Ionia’sını… Bütün bunları dinlerken, bunca mistiğe ve mitoloji akıntılarına nedense isim karmaşası hala aklımdaydı. Hayal kırıklığına uğramıştım Uyku Vadisi isminin mitolojiden gelmeyip de, bir avuç eşkıyanın haylazlığından gelişine. Laf tam o noktaya geldiğinde, Ahmet Amca koca kahkahasını patlattı. Ben de, Hakan da bu kahkahanın anlamına algılayamadık. Kahkahası durulunca nedenini anladık. Anlatılan hikâye uydurmaydı, Ahmet Amca’nın uydurması. Asıl hikâye, daha basitti: Araziyi henüz aldığı dönemlerde başlamış isim kargaşası. Düşünülmüş, tartışılmış ama nafile. Bulunamıyormuş isim. Bir temmuz günü, Borum sıcaktan kavrulurken, Ahmet Amca ve birkaç arkadaşı kaçmışlar Bordum sıcağından ve pikniğe değirmenin yanındaki cevizin altına kurulmuşlar. Rakılar kadehten dubleye yönelince, uyku da göz kapaklarına yığılmaya başlıyormuş. Uyku esaretini verinceye değin, sohbetin konusu yine isimmiş. Lakin yine bulunamamış bir isim ve uyuyakalınmış dublelerin etkisiyle. Sohbet akıllardan çıkmamış olmalı ki, bir avukat arkadaş uykudan fırlayıp Uyku Vadisi diye haykırınca, herkes Uyku Vadisi inlemesiyle uyanmış. Birbirlerine bakmışlar ve evet demişler. O gün almış ismini Uyku Vadisi. Ne mitolojiye dokunan bir isim ne de Osmanlı zabitlerinin kıvraklığına. Serin ceviz ağacı gölgesiyle, rakı kadehlerinin dinginliğinin yarattığı keyifli uyku sonrası haykırışla adını almış cennet köşesi. Kahkaha sırası bizdeydi. Türkiye’yi tanıtan turizm rehberlerinde ekolojik park olarak görünen ve makalelere konu olan cennet diyarı, gecenin kontlarının mekanını adının hikayesi buydu işte. Kahkahanın kallavisini hak eden hikâye. Yağmur iyice şehvetlenip, rüzgârda bu şehvete eşlik edince, bedenlerimizin ürpermesini engelleyemedik. Ahmet Amca sobayı yaktırdı ve sobanın başına geçtik hep birlikte. Televizyondaki güncel siyasal tartışmalar keyfimi kaçırınca, kısa bir süre siyaset konuştuktan sonra, zaten fazla kaçırmış olduğum içkinin de tesiri artmıştı. İzin isteyip çadırımıza çekildik. Yağmurun altında, açık havada, sadece ince bir çadır tentesinin korumasında, uyku öncesi mahmurluğu. İşte ben buna keyif derim. Yağmur hiç durmadan yağmaya, hatta şiddetlenmeye devam ederken, tenteye düşen zerreciklerinin melodisi, anlatısı en zor şeylerden biri olsa gerek. Çadırın hemen yanından arasıra geçen kazların ayak sesleri. Toprağa düşen yağmur zerreciklerinin tok sesi ve toprağın yaşam kokusu. Onca içkiden sonra, arınmanın tek yolu bu sanırım. Evdeyken de içkiyi çok kaçırdığım zamanlar, ertesi gün önemli bir işim varsa eğer, mevsimin ne olduğuna aldırmaksızın balkonda uyurum. Böylece sabah dingin ve güçlü uyanmam mümkün olur.

    Ertesi sabah kaz sesleriyle uykudan güne yöneldiğimde, kendimi yenilenmiş ve dingin hissediyordum. En erken ben uyanmıştım, yağmur durmuş, gün henüz güneşiyle kucaklaşmış, horozlar günü çığırmaya başlamış , tavşanlar güne çoktan başlamış ve karınlarını doyurma telaşındaydılar. Tesisin köpekleri zincirlerinin izin verdiği alanda devriye atar misali geziniyorlardı. Çadırımın fermuarını açtığımda bedenimi okşayan hava da, saflığı ve tertemizliği hissederek doğruldum ve yorgunluktan dinginliğe sürüklenmiş kaslarımı germek ve rahatlamak için basit birkaç egzersizden sonra, beş metre kadar yanımızdaki çeşmede yüzümü yıkarken ayaklarım ıslanmasın diye çabalasam da başaramadım. Ördekler yavrularıyla birlikte, askeri sırayı andıran düzenleriyle usulca akmaya deva eden dereye doğru hızla ilerlediler ve suya bıraktılar kendilerini. Etrafı seyrin ve yaşamanın keyfine diyecek yok, lakin uzun ve yorucu yol bizi bekliyor. Bisikletlerin hazırlanması gerekli. İyice ayıldıktan sonra, bisikletleri yağmurdan etkilenmesin diye koyduğumuz serenderin altına yöneldim. Serenderin hemen yanında, dün sobalı odaya girerken sağ ayağımın kayıp düştüğü değirmene su taşıyan oluklardan hışımla akan suya takıldım bir an. İkiyüzyılı aşkın süre önce inşa edilmiş olmasına karşın, hala kusursuz çalışmaya devam ediyor. Hem değirmene, hem de yazın sıcaktan bunalmış turistleri rahatlatsın diye, ahşap akarlarda açılan deliklerle oluşturulmuş doğal duşlara su taşımaya, bıkmadan usanmadan devam ediyor. Tabi daha eski su dehlizleri de görmüş olduğum, -ki bazıları bin yılı aşkın süredir ayaktaydı ve hala işlev görmeye devam ediyordu- için şaşkınlığım kısa sürdü. Araçlarımız karşımda beni bekliyordu. Benim özgürlük tanımlarımdan biri, hatta en önde geleni olan bisikletim. Benim yaşama tutunmamı sağlayan aracım. Heybeleri sökmemiştim ama dengeli yerleştirebilmem için sökmek zorunda kalarak başladım eşyaları yerleştirmeye. Bu sırada Hakan, ardından çalışanlardan bir kalktı. Ben bisikletimin ayarlarıyla ilgilenirken, Hakan sabah egzersizi adına bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Bense, kopan arka cant tellerimin yarattığı cant bozukluğunu giderebilmek için çabalıyordum. Kısmen de başardım denilebilir. Lakin tellerden ikisi eksik olduğu için tam ayar yapamıyordum, bu nedenle fren sürtmeye devam edince, arka frenden bir miktar feragat edip, pabuçları gevşettim. En azından artık canta pabuçlar değmeyecekti. Biz bunları yaparken Ahmet Amca, çizgili pijaması, kafasındaki kukuletasıyla günaydın diyerek geldi yanımıza. Komik görünüyordu ama bu durumdan memnun göründüğü her halinden belliydi. Köpeği Kont’la bir süre oynadıktan sonra, kahvaltı hazırlanması direktifini verdi. Aslında benim niyetim daha fazla yük olmadan gitmektiyse de, Hakan’a kahvaltı fikri cazip gelmiş olmalı ki, “iyi olur” dedi. Garipti çünkü adamın tesisinde kaldık, yedik içtik ve bizden bir kuruş para almadı, ama bence her şeyin bir sınırı olmalıydı ve yine bence biz sınırı zorlamaya başlamıştık. Tadında kalmasını sağlamak için teşekkür edip yola koyulmalıydık, lakin Hakan benden farklı düşünüyor olmalıydı ki, kahvaltının kurulacağı masayı bile kendi seçti ve oturdu. Mükemmel bir masa kuruldu, dünden kalan sohbetler özetlendi ve iyice doyduktan sonra, kendimi borçlu hissederek vedalaşmanın zevksizliğini atlatıp yola koyulduk.

Uyku Vadisi Mumcular Bodrum ile alakalı bir hata varsa buraya tıklayarak editore bildiriniz.
Görseller

Uyku Vadisi Mumcular Bodrum fotoğrafları


Fotoğrafları büyültmek için tıklayınız.
 
 
Uyku Vadisi Mumcular Bodrum ile ilgili Fotograf ekleyin.

Ad Soyad:
Email      :
Fotograf:
(Uygunsuz fotograflar yayından kaldırılacaktır.)


Harita
 
Siz de katılın.. 
Gezdiğiniz, beğendiğiniz her yeri, menüdeki 'YER EKLE' butonu ile gelen formu doldurarak, kendi isminiz ile siteye ekleyebilirsiniz..

"Neredenegezilir.com" - Türkiye İçin Gezi Rehberi'nde sizin de adınız bulunsun..